ÖYLEYSE,
ZARURÎ VAZİFENİZ, ŞEÂİRİ İHYÂ VE MUHAFAZA ETMEKTİR!..
“… Kim Allah’ın şeâirine
(dîninin alâmetlerine, nişanelerine) hürmet ederse,
artık şübhesiz bu, kalblerin takvâsındandır!..” (Hacc,32)
Bediüzzaman’ın
1921 yılında Meclis-i Mebusan’a hitaben kaleme aldığı hitabede,
Şeaire sahip ,
Türkiye’yi İslâm aleminde öncü role yükselteceğini belirtmiştir…
Anadolu ile Müslüman dünyası arasındaki bağların
şeairin ihyasından geçtiğini vurgulamıştır.
Şeairde gösterilen laubaliliğin Avrupalı devletler nezdinde olumsuz
ve güçsüz bir Türkiye imajı bırakacağını
ve bunun da Türkiye’yi diğer Avrupalı devletler yanında itibarsız
ve pasif göstereceğini ifade etmiştir.
(Mesnevi-i Nuriye, s. 85-86)
Zira;
“Nasıl hukūk-ı şahsiye
ve bir nevi‘ ‘hukūkullah sayılan
hukūk-ı umumiye nâmıyla iki nevi‘ hukuk var.
Öyle de:
Mesâil-i şer‘iyede bir kısım mesâil (şeriatın bazı mes’eleleri) eşhâsa taalluk eder
(şahıslarla alâkalıdır);
bir kısım umûma, umûmiyet i‘tibâriyle taalluk eder ki onlara:
‘Şeâir-i İslâmiye’
(İslâmın alâmetleri) ta‘bîr edilir.
Bu şeâirin umûma taalluku cihetiyle, umum onda hissedârdır.
Umûmun rızâsı olmazsa,
onlara ilişmek umûmun hukūkuna tecâvüzdür…
O şeâirin en cüz’îsi (en küçüğü),
sünnet kabîlinden (kısmından) bir mes’elesi,
en büyük bir mes’ele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir!.. (ehemmiyetle bakılır).
Doğrudan doğruya umum Âlem-i İslâma taallûk ettiği gibi,
Asr-ı Saadetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslâmın bağlandığı
o nuranî zincirleri koparmaya, tahrip ve tahrif etmeye çalışanlar
ve yardım edenler, düşünsünler ki,
ne kadar dehşetli bir hataya düşüyorlar.
Ve zerre miktar şuurları varsa titresinler!..”
(29. Mektûb)
Şeaire riya giremez.
Çünkü şahsî bir kemal değildir.
İslâm toplumunu ilgilendirdiği ve İslâm toplumunun ortak malı
ve ortak hukuku olduğu için şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.
İslâmiyet sosyal bir dindir. Mesajı evrenseldir.
Belirli bir kavmi değil, bütün insanlığı topluca kucaklıyor.
Bir emri toplum olarak dinlemek,
kişisel olarak dinlemekten daha önemlidir,
daha faziletli sonuçlar doğurur.
Çünkü toplumca dinlenen ve yaşanan emirler hem “emr-i bilmaruf”
ve “nehy-i anilmünker” görevi ifade ederler,
hem İslâm’ın tebliği hükmündedirler.
“Muhakkak ki o
(peygambere inzal olup size okunan kitap)
elbette çok şerefli bir Kur’an’dır.
Öyle ki, o korunmuş bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı-saklı)dır.
Ona tertemiz (abdestli) olanlardan başkası el sürmesin,
o âlemlerin Rabb’inden indirilmedir.
Şimdi siz, bu ilahi kelâma mı yağ (leke) süreceksiniz (hor görüyorsunuz)?
Ve (Kur’an’dan nasibinizi) rızkınıza şükretmeyi inkâra mı kalkışacaksınız?”
(el-Vâkıa, 56/77-82)
Yezid bin Hayyan Zeyb bin Erkam’dan rivayet olunan bir hadis-i şerifte
Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bizleri şöyle ikaz buyurmuşlardır:
“Dikkat edin ey insanlar!
Yakında Rabbımın ölüm meleği bana gelebilir
ve ben de ona icabet edip ahirete gidebilirim.
Böyle bir durumda size iki mühim vekil bırakıyorum.
Birincisi Allah’ın kitabı Hz. Kur’an’dır ki,
onda Allah’ın size hidayeti ve nuru vardır.
Onu baş tacı ediniz ve ona sımsıkı sarılınız.
İkincisi ise, benim Ehl-i Beytim’dir
(onlara sahip çıkınız, hürmet ediniz),
bunları Allah için size hatırlatıyorum.”
(Riyazu’s-Salihin, Hadis No. 345’den)
Her Müslüman, aynı zamanda İslâm’ı tebliğ ile vazifelidir.
Tebliğ ise, söz ve davranışla olduğu gibi, İslâm’a uygun kılık kıyafetle de yapılır.
Bir kişiye ve topluluğa selâm veren,
cemaatle namaz kılan,
Kur’ân okuyan, öğrenen ve öğreten,
Allah’ın (cc) bir emrini veya Peygamber’in(ﷺ)
bir sünnetini yerine getirmek niyetiyle başını,
sakal bırakan veya dinî sohbetlere katılan bir Müslüman,
şeâiri ihya ve muhafaza etmeye çalışan biridir.
Cenab-ı Hak buyuruyor ki:
“Allah’ın mescitlerinde onun isminin anılmasını yasaklayandan
ve onların yıkılıp yok olmasına çalışan kimseden daha zalim kim olabilir?
Böyleleri o mescitlere ancak korka korka girerler.
Onlar için dünyada aşağılanma vardır.
Ahirette ise en büyük azap onlar içindir.”
(el-Bakara, 2/114)
Rasûlüllah Efendimiz (ﷺ) de şöyle buyuruyor:
“Dünyada garipler dörttür:
1. Zalimin içindeki (hafızasındaki) Kur’an-ı Kerim…
2. Bir kavmin, içinde namaz kılmadıkları (boş bıraktıkları) mescit…
3. Bir evde bulunan amma açılıp okunmayan Mushaf-ı Şerif
4. Kötü insanlar arasında kalmış iyi kimse…”
(Ramuzu’l-Ehâdîs, s. 225)
Müceddidlerin vazifesi,
bid’alarla bozulan şeâiri ihya etmek,
dinin aslına uygun bir şekilde yaşanmasını sağlamaktır.
Bu asrın ve bundan sonra gelecek asırların müceddidi olan
Bediüzzaman hazretleri bu hususta şöyle buyurmaktadır;
“Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız
ve zıtlarınız ve hasımlarınız İslâmın şeâirini tahrip ediyorlar.
Öyleyse, zarurî vazifeniz, şeâiri ihyâ ve muhafaza etmektir!..”
(Mesnevî-i Nuriye)
Bab-ı Şefkat NUR
