“- VAZ‘Î DELÂLET”
RİSALE-İ NUR,
KIZIL İCÂZ VEYA TALİKAT GİBİ ESERLERDEKİ İLMİ İSTİDADIN
AĞAÇ OLMUŞ ÇİÇEK AÇMIŞ, HATTA MEYVE VERMİŞ SEMERESİDİR!..
Bu eserlerdeki tohum halindeki istidadlar bi’l kuvvedir…
Risale-i Nur da bi’l fiil olarak ruhlarda, akıllarda ve kalplerde,
hatta gönüllerdeki takva da vücud bulmuş, hayati birer nuraniyettir!…
“Delalet;
tabî‘î, aklî ve vaz‘i olmak üzere üç çeşittir.”,
(Ta’likat)
“Vaz‘î delâlet; mutâbakiyye
(birbirine uygunluk), tazminiyye ve iltizâmiyye şeklinde olur.”
(Ta’likat)
Risale-i Nurlar’ın bir çok yerinde olduğu gibi burada da Üstadımız
“Vaz‘î delâlet; konusunu ‘mutâbakiyye’
(birbirine uygunluk),’ tazminiyye’ ve ‘iltizâmiyye’ denilen
üç hususuyle birlikte meseleye açıklık getirmiş… anlatmış..
“Aklım
yürüyüş yaparken, bazen kalbimle arkadaş olur.
Kalb zevkiyle bulduğu şeyi akla veriyor.
Akıl berveçh-i mutad -adeti olduğu gibi-, burhan şeklinde bir temsille ibraz ediyor.”
(Mesnevi-i Nuriye-Şûle)
Görüldüğü gibi mesele ‘mutâbakiyye’ ile başlamış…
Akılla kalp arasındaki uygunluk
düşünce dünyasında belli bir neticeye ulaşmak için yürüyüş olarak adlandırılmış…
‘tazminiyye veya tazammum’ ile devam ediyor…
“Hiçbir şeyde dahil olmadığı gibi, hiçbir şeyden de hariç değildir.”
(mesnevi-i Nuriye)
Derken de; Meselâ, bir ressamın mahareti eserinde, boyasında aranmadığı gibi,
marifetini,
sanatını anlatan eserde ondan hariç değildir…
Keza, insan da aklın tesiri, bedenin her faaliyetinde kendini gösterir,
bu yönüyle akıl bedenden hariç değildir.
Ancak, aklı bedenin organlarında aramak ve bulmak da mümkün değildir,
bu yönüyle de bedene dahil değildir.
Bir ismi Nur ve bütün esmâsı nuranî olan Cenab-ı Hak da zâtıyla
hiçbir şeye dahil olmadığı gibi,
her şey üzerinde görülen uluhiyet ve rububiyet tecelllileri ve
varlık üzerinde tasarrufta bulunması yönüyle de hiçbir şeyin dışında değildir.
Yakınlık konusunda şu hususun da belirtilmesi gerekiyor:
Allah maddeden ve mekândan münezzeh olduğu için,
O’na yakınlık “mesafe” olarak düşünülemez.
Ve ‘iltizâmiyye’ ile konuyu bağlayıp, asıl meseleye noktayı koyup neticelendiriyor;
Madem “aciz, fakir, muhtaç, ölümlü, fani, sonradan var edilmiş”
bir dünya var,
elbette, bu dünyanın/bu kâinatın sıfatlarından münezzeh bir yaratıcı vardır.
O halde elbette,
bu dünyanın/bu kâinatın sıfatlarından münezzeh bir yaratıcı vardır.
Demek ki, kâinat “zıddıyet” noktasında,
Allah’ın “MUHALEFETUN LİL-HAVADİS” sıfatına işaret etmektedir.
“Fâtır-ı Hakîmin kâinattan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi,
sonsuz bir kurbiyeti de vardır” sözü ile de
KIYÂM BÎ’NEFSİHİ sıfatına işaret etmektedir!..
Demek bu Zatî zsıfatlara sahip olan kudret;
“ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu
gibi, fevklerin de en fevkinde bulunuyor.”
(Mesnevi-i Nuriye-Şûle)
“Evet,
âsâr-ı rahmetine mazhar olan sath-ı arzda mâmulât-ı kudrete bak ki,
bir parça bu sırra vakıf olasın.
Meselâ, biri arzda, diğeri semâda veya biri şarkta,
diğeri garpta iki şeyi bir anda yaratan Sâniin,
o yaratılan şeylerin arasındaki uzaklık kadar uzaklığı lâzımdır.
Ve keza herşeyin kayyûmu olduğu cihetle de,
herşeyin nefsinden daha ziyade bir kurbiyeti de vardır.
(Mesnevi-i Nuriye-Şûle)
“… Aynadaki zıl ve gölgeyle semâda bulunan
asıl arasındaki mesafe kadar da bu’diyeti vardır.”
(Mesnevi-i Nuriye-Şûle)
Bu meseleyi Üstadımız güneş örneği ile daha da akla yaklaştırıyor.
Güneş, ısı ve ışığı ile her şeyin yanında hazır ve nazır iken,
zatı noktasından her şeyden nihayetsiz uzaktır.
Aynı şekilde Allah, isim ve sıfatları açısından her şeyin yanında hazır ve nazır iken,
Zat-ı Akdesi itibari ile her şeyden münezzeh ve mukaddestir!..
Özet olarak;
Allah Zatı açısından kainat ve mahlukattan münezzeh ve mukaddestir;
isim ve sıfatların tecellileri ile,
her şeyin yanında ve içinde hazır ve nazırdır.
Bab-ı Şefkat NUR
