“Sual:

Yahudî ve Nasara ile muhabbeten Kur`an`da nehy vardır. “Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin.” (Mâide Sûresi, 5/51)

Bununla beraber nasıl `Dost olunuz,` dersiniz?..( Münâzarât)

” Cevap:

Evvelâ: Delil kat`iyyülmetin olduğu gibi, kat`iyyü`d-delâlet olmak gerektir.

Halbuki te`vil ve ihtimâlin mecâli vardır. Zira, nehy-i Kur`anî âmm değildir, mudaktır.

Mudak ise, takyid olunabilir. Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse, itiraz olunmaz. ” (Münâzarât)

“Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin.” (Mâide Sûresi, 5/51)

ayetini Üstad (r.a), manası ve hükmü kati ve muhkem olanlar sınıfından saymamıştır.

Zira “Edille-i Şer’iyye” (Kur’an, Sünnet, İcma ve Kıyas) esaslarına göre İslâm dört ayak üzerinedir!..

Dolayısıyle;

bu ayeti umumi ve ferdi açıdan sınırlandıran ve hükmü maksada yönlendiren, farklı ayetler, hadisler ve fıkhi uygulamalar söz konusudur.

Mesela;

Ehli kitap bir kadın ile evlenmenin caiz olması, ehli kitabın kestiğinin helal olması, onlar ile ticaret hukukunun olması, İslam mahkemelerinde şahitlik yapabilmeleri, zimmi hukukunun olması, İslam devletinde memuriyetlik yapabilmeleri, bu ayetin mutlak yapısını sınırlandıran diğer hükümlerdir.

Bu hükümlerden anlaşılan,

bu ayet Yahudi ve Hristiyanlarla mutlak olarak münasebeti yasaklamıyor. Yasaklanan kısım, onların tahrif edilmiş, bozuk itikad ve inançları, gelenek ve görenekleridir…

Yani; İslam ile bağdaşmayan inanç ve muamelelerine yaklaşmaktan men ediyor.

“Hem de hüküm müştak üzerine olsa, me’haz-ı iştikakı, illet-i hüküm gösterir.”

Demekle, Hükümün ille-i gayesi,

ancak(sadece) mü’minler kardeştir.”(Hucurat,10)

esasının İslâm’ın içtimai ve ferdi hayatında temel teşkil edilmesidir!..

Yani; “dostluk kurmayın” emri ayetin hükmüdür, bu hükmün üzerine bina edildiği kelimeler ise; Hristiyanlık ve Yahudiliğin muharrif yapısıdır.

Yani “siz tahrif edilmiş, Yahudilik ve Hristiyanlık dinine mensup kimselerle kardeş olmadığınızdan dostluk yapacak kadar bir yakınlıkta söz konusu olamaz!..” anlamına geliyor.

Demek bu nehy, Yahudî ve Nasara ile Yahudîyet ve Nasraniyet olan âyineleri hasebiyledir.” (Münâzarât)

“Yine yemin ederim ki, İblis onlar hakkındaki zannını hakikaten doğru buldu da içlerinde müminlerden ibaret bir gruptan başkası ona uydular.”(Sebe,20)

Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat ve san`atı içindir.

Öyle ise her bir Müslümanın her bir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfat ve san`adan kâfir olmak lâzım gelmez.” (Münâzarât)

“Sen, iman edenlere, düşmanlık besleme bakımından onların en şiddetlilerinin Yahudiler ile müşrikler olduğunu görürsün.

Müminlere sevgi bakımından en çok yakınlık duyanların ise “Biz Nasârayız (Hıristiyanız).” diyenler olduğunu görürsün.

Bunun sebebi, onlar arasında bilgin keşişlerin ve dünyayı terk etmiş rahiplerin bulunması ve onların kibirlenmemeleridir.” (Maide, 5/82)

Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!..” (Münâzarât)

“Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden yine hür ve iffetli kadınları, mehirlerini verip nikahlayınız, onlar size helaldir.” (Maide, 5/5)

Sâniyen: Zaman-ı Saadette bir inkılâb-ı azim-i dini vücuda geldi.

Bütün ezhânı nokta-i dine çevirdiğinden bütün muhabbet ve adâveti o noktada toplayıp muhabbet ve adâvet ederlerdi.” (Münâzarât)

“Sahâbeler, ekseriyet-i mutlaka itibarıyla, kemâlât-ı insaniyenin en âlâ derecesindedirler. Çünkü, o zamanda, o inkılâb-ı azîm-i İslâmîde, hayır ve hak bütün güzelliğiyle, şer ve bâtıl bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş.

Sahâbeler, ekseriyet-i mutlaka itibarıyla, kemâlât-ı insaniyenin en âlâ derecesindedirler.

Çünkü, o zamanda, o inkılâb-ı azîm-i İslâmîde, hayır ve hak bütün güzelliğiyle, şer ve bâtıl bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş.

Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık ve kizb ve sıdk mabeyninde öyle bir mesafe açılmıştı ki,

küfür ve iman kadar, belki Cehennem ve Cennet kadar beynleri uzaklaştı.

….-Sahabeler- Sıdk ve hayır ve hakkın dellâlı ve nümunesi olan Habibullahın ( ) âlâ-yı illiyyîn-i kemâlâtındaki makamına bakarak, bütün kuvvet ve himmetleriyle o tarafa koşmak, mukteza-yı seciyeleridir.”

(27. Söz zeyli)

Lâkin,

şimdi âlemdeki bir inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhânı zapt ve bütün ukûlü meşgul eden nokta-i medeniyet, terakki ve dünyadır. (Münâzarât)

“Halbuki, o zamandan sonra, gid gide ve gele gele, sıdk ve kizb ortasındaki mesafe azala azala, omuz omuza geldi.

Bir dükkânda ikisi beraber satılmaya başladığı gibi, ahlâk-ı içtimaiye bozuldu.

Propaganda-i siyaset, yalana fazla revaç verdi.

Yalanın müthiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda….” (27. Söz zeyli)

Hem tarih şahittir ki, ehl-i İslâm ne vakit dinine tam temessük etmişse, o zamana nisbeten terakki etmiş; ne vakit salâbeti terk etmişse, tedennî etmiş.

Hıristiyanlık ise bilâkistir.

Bu da mühim bir fark-ı esasîden neş’et etmiş.”(29.Mektup)

Zaten onların ekserisi, dinlerine o kadar mukayyed değildirler.” (Münâzarât)

Halk tabakasının dinine uzak ve soğuk olması, yüz yıllar boyu kilisenin zulmü ve baskısı altında aforoz v.s gibi zulme maruz kalmalarındandır!..

İdareci, rahip ve papazları ise; her zaman dini menfaatlerine alet ettiklerinden ve dini otorite ve hüküm aracı olarak gördüklerinden, dinlerine ciddi, hatta taassup derecesinde sahip çıkıyorlar…

Binaenaleyh onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir.” (Münâzarât)

Sosyal,

toplumsal,

asayiş ve ticaret hususunda,

hakkaniyetli irtibat ve alışveriş yapılabilir.

Onlara ait teknik ve medeniyet araçları kullanılabilir!..

Ve her saadet-i dünyeviyenin esâsı olan asâyişi muhafazadır.

İşte bu dostuk,

katiyyen neyh-i Kur`âniye dahil değildir.”

(Bediüzzaman Said Nursî, Münâzarât, s. 26-27.)

Bab-ı Şefkat NUR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir