Bir karıncacık, kağıt üstünde kalemi gördü; bu sırrı bir başka karıncaya söyledi.

Dedi ki:

-“O kalem, kağıdı fesleğen, süsen ve gül bahçesi haline getirdi,

acayip şekiller yaptı…”

O karınca,

-“o sanatı yapan parmaklardır…

şu kalem, yaptığı işte parmaklara tabidir, parmakların fer-i ve eseridir” dedi.


Üçüncü karınca dedi ki:

-“Hayır… onları yapan koldur. Arık parmaklar,

onun kuvvetiyle o nakışları çizdi.”

Böylece her biri bahiste ileriye doğru gitti.

Nihayet birazcık anlayışı olan ve karıncaların

ulusu bulunan bir karınca, dedi ki:

-“Bu hüneri, suret yapıyor sanmayın, öyle görmeyin!

Suret, uykuda ve ölümde bundan bihaberdir. Suret elbise ve sopa gibidir…

bu nakışları, akıldan, candan başka bir şey yapamaz!..


Halbuki o da, akılla canın,

Hâlık-ı Alem’in döndürüp hareket ettirmesi olmazsa

cansız bir şeyden ibaret olduğunu bilmiyordu…

Hakim olan Allah, akıldan bir an inayeti kesti mi,

zeka sahibi olan akıl, aptallılar yapar!..

(Mevlâna-Mesnevi)

“Hâlbuki göklerin ve yerin gaybı Allah’a âiddir

ve bütün işler hep O’na döndürülür;

öyle ise O’na ibâdet et ve O’na tevekkül et!

Çünkü Rabbin, yapmakta olduklarınızdan gāfil değildir.” (Hud,123)

“Nasıl ki bütün mevcûdât,

vücûdları

ve kıyâmları ve bekâları

Kayyûm-ı zü’l-Celâl’e

-herşeyi varlıkta tutan Allah’a- dayanıyorlar;

kıyamları O’nunladır. Öyle de; mevcûdât, keyfiyât ve ahvâlinde

binler silsilelerin -birbirine bağlı iplerin-, temsilde hatâ olmasın,

telefon, telgraf silsilelerinin merkezi

ve santral direği hükmünde olan

sırr-ı Kayyûmiyette uçları:

-herşeyi varlıkta tutan Allah olması sırrında-,

“ Ve bütün işlerin hepsi ancak O’na döndürülür” sırrıyla bağlıdır.

Eğer o nûrânî nokta-i istinâda

-Ezeli ve Ebedi Kudret sahibine- dayanmazlarsa,

ehl-i akılca muhâl ve bâtıl

-yani, imkânsız ve hakikatsiz- olan binler devirler ve teselsüller

-sebeb noktasında, tekrar birbirine dönerek bağlı kalma çâresizliği-

lâzım gelecek; belki,

mevcûdât adedince bâtıl olan devirler ve teselsüller lâzım gelir.”

(30. Lem‘a)

“mevcûdât adedince bâtıl olan devirler ve teselsüller lâzım gelir.”

(30. Lem‘a)

Devir ve teselsüller kavramını örneklemek gerekirse;

Bir şehir de

her hane de telefon olduğunu farzedelim,

bu telefonların merkezi bir santralı vardır muhakkak ki,

her telefon merkeze bağlı olarak diğer telefon numaraları ile bağlantı kurabilir.

Telefonun merkez ile bağlantısı kesilirse, telefonun hiçbir fonksiyonu kalmaz…

İşte burada merkez ile hane telefonunun arasında ki bağı, Kayyumiyete benzetebiliriz…

Aynı şekil de;

cep telefonlarımız da kablo olmasa bile merkez dediğimiz oparatörlere bağlıdır.

Oparatörle bağı kesilince, hiçbir işlevi kalmaz…

Şimdi biz kablosu olsa da olmasa da telefonumuzun, merkezle bağını kabul etmezsek,

Yüzbinlerce abonesi olan dev santral veya oparatörün yerine,

tek telofonda bütün işlem ve görüşmelerin gerçekleştiğini iddia etmiş oluruz ki,

bu kendi kendine oluyor dercesine,

devirler ve teselsüller denilen varsayımını kabul etmek anlamına gelir ki,

bu imkansızdır!..

Aynı şekil de,

“HIFZ veya NÛR veya VÜCUT veya HAYAT ta böyledir…

HIFZ, derken hafızamızı düşünelim,

Beynimiz de küçük bir et parçasına yazılan koca bir hayat bilgilerini orada kim koruyor,

lazım oldukça ilgili zamana dönüp, o bilgileri geri getiriyor…

tıpkı telefonla ihtiyaç duyulan yerleri aramak gibi,

hafızamız bu işlemleri yaparken

acaba hangi güç onu çalışır vaziyette, sürekli işlem de tutuyor hiç düşündük mü…

Kendine ait bir kuvve sahibi olmadığına göre,

Demek ki, bir külli kudrete dayanıyor ki;

kendinden istenen verilerle hemen bağlantı kuruyor,

vazifesini bihakkın yerine getirebiliyor…

işte bu elbette SIRR-I KAYYÛMİYETTİR!..

Hayat ve rızık da böyledir, telefonun abone numaraları gibi,

birinin ki diğeri ile karışmaz,

aranan adresin nasibi şaşmaz…

Hz. Ali (ra) bir gün mescide geldi. Mescidin kapısında bir adam duruyordu.

Hz. Ali, bu adamdan, kendisi mescitten çıkana kadar atını beklemesini istedi.

Hz. Ali mescide girdikten sonra, adam hayvanın yularını alıp kaçtı.

Hayvanı orada başıboş bırakıverdi.

Hz. Ali mescitten çıkarken adama yaptığı yardımdan dolayı

elindeki 5 dirhemi adama vermek istiyordu.

Fakat birde ne görsün;

hayvancağız tek başına, hem de yuları çalınmış olarak başıboş bir şekilde geziniyordu.

Hz. Ali evine döndü. Daha sonra, yanında çalışan çocuğu yeni bir yular alması için çarşıya gönderdi.

Çoçuk beş dirheme bir yular aldı. Hz. Ali yuları görünce şaşırdı.

Bu yular, çalınan yulardı, hırsız bu yuları çocuğa beş dirheme satmıştı.

Bu durum karşısında Hz. Ali şöyle dedi:

“İnsanın rızkı kendinin elinde değildir.

Rızık ne takdir edilmişse odur; ne artar ne eksilir.

Buna karşın rızkı helal ya da haram etmek kişinin elindedir.

Biraz bekleseydi helalinden beş dirhem alacaktı.

Ancak bu şekilde beş dirhem haram oldu.”

HAYAT ve NUR olan RUH da böyledir…

Suret ve sîretler de , keyfiyet ve mahiyette,

nitelik ve nicelikte, kişilik ve şahsiyette

karıştırma veya yanılma,

kimlik veya hüviyet,

veya isimlerde , asla başkalık, karışma veya başıboşluk yoktur,

Herşey SIRR-I KAYYUMİYET ile, Hâlîk-ı Hâkim’in kabza-i Kudretindedir!..

“Her şeyin hazineleri sadece bizim katımızdadır

ve biz oradan indirdiğimizi belirli bir ölçüye göre indiririz.”

(hicr,21)

“Şübhesiz ki göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) ancak Allah’ındır!..

(tevbe,116)

“Allah her şeye kadirdir.”

(Bakara,284)

“Sırr-ı Kayyûmiyet anlaşıldıktan sonra, o mevhum

-vehmî olup, aslı olmayan-

silsilelerde birbirine dayanmak râbıtası ve ma‘nâsı kalmaz,

kalkar;

herşey doğrudan doğruya sırr-ı Kayyûmiyete bakar!..”

(30. Lem‘a)

“Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur.

En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin” (Bakara,32) Amennâ!..

Bab-ı Şefkat NUR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir