SORU; Tasavvufta, “HAKİKAT-I AHMEDİYE, KÂ’BE HAKİKATI İLE TEV’EMDİR”

sözünün Risale-i Nurlar’ da karşılığı var mıdır?..

Yani, O’ Zat(),

ubudiyet-i külliye-Velayet-i Ahmediye- cihetiyle,

kesret tabakatının dergâh-ı İlâhîye elçisi olduğu gibi,

kurbiyet ve risalet -Risalet-i Ahmediye – cihetiyle de,

dergâh-ı İlâhînin kesret tabakatına memurudur!..”

(10.söz)

Kısaca bu kavramları ifade edecek olursak;

“Risalet” Allah’ın Peygamberimiz ()’e vehbi bir inayeti iken -ki

bu Hakikat-i Muhammediye ile ifade edilir

‘Velayet’ de Peygamber Efendimiz()’in Allah’a olan kesbi bir yakınlığıdır ki,

bu da Hakikat-ı Ahmediye olarak ifade edilir.

“Velayet-i Ahmediye” Peygamber Efendimiz ()’in Allah’a,

halk adına ve halkın temsili iken,

“Risalet-i Ahmediye” ise, Peygamber Efendimiz ()’in

Allah adına ve onu temsilen halka yönelimi ve tebliğidir.

Yani,

Peygamberimiz ()’ risaleti ile halk içinde Allah’ı temsil ederken,

velayeti ile de Allah katında da halkı temsil ediyor.

Bu yüzden Efendimiz()’e cülcenaheyn, yani iki kanatlı denir,

Hakikat-i Ahmediye () ifadesi ise,

Peygamber Efendimiz() ‘in velayet ve kulluk yönünü temsil ediyor.

Yani Allah katındaki makam ve mevkisine işaret eden bir isimdir.

O, yeryüzüne gelmeden önce “Hakikat-ı Ahmediye”nin sahibiydi.

“(Ben) cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım!..”

(Zariyat,56)

ayet-i kerimesi’nin işaret ettiği meişeti ilahiye’nin,

ilk muhatabı, ubudiyyetın ilk nuru ve ruhu…

ve “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım…” (bakara,30)

ayet-i celilesi’nin ise bütün kulluk vasıfları ile, külli bir mazharı idi!..

Dolayısıyla Hz. İsa, O’nu Ahmed ismiyle müjdelemiştir.

Risalet vazifesi itibarıyla de O “Hakikat-ı Muhammediye”yi temsil etmiştir.

Nebiler Serveri bu temsil sonunda velayet-i Ahmediye’ siyle

MİRAÇ’a davet ile müşerref kılınarak,

Hakikat-ı Ahmediye’ makamı ile bütün alemlere MİRAC’ın hakikati olarak ilan edilmiştir!..

Ahmed, hamdeden, ibadet eden manasındadır…

Kâinatın

ve dolayısıyla insanların yaratılışındaki hikmet ve gaye,

“(Ben) cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım!..”

(Zariyat,56)

ferman-ı celîlince, ibadettir.

Hamd ise, ibadetin icmâlî bir sureti ve küçük bir nüshasıdır.

Elhamdülillah’ın bu makamda zikri, hilkatin gayesini tasavvur etmeye işarettir!..”

( İşârâtü’l-İcâz)

“Bu âyet-i uzmânın sırrıyla,

insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti

ve gāyesi;” (7.şuâ)

-Selef-i sâlihînden İbn-i Abbas (r.a)

Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım

mealindeki Kur’ân âyetini tefsir ederken,

li ya’budûn,’ yani ‘bana ibadet etsinler diye’ lâfzının

‘li ya’rifûn’’ yanibeni tanısın, bilsinler’ mânâsını içerdiğini hep ifade etmişlerdir

Yani, ibadet, marifet içindir.-

– hakikatine binaen;

“Hâlık-ı Kâinât’ı tanımak ve O()’na îmân edip, ibâdet etmektir.

Ve insanın vazîfe-i fıtratı -yaratılış vazifesi-

ve farîza-i zimmeti -mükellefiyeti-, ma‘rifetullah ve îmân-ı billahtır.

-Yani, Allah’ı tanımak ve îmân etmektir

ve iz‘ân –şuur ile- ve yakîn – ilme’l, ayne’l ve hakka’l-yakîn- ile vücudunu-varlığını-

ve vahdetini –birliğini- tasdîk etmektir!..”

(7.şuâ)

Kâbe’nin hakikati,

Allah’ın vahdaniyetinin bir tezahürüdür.

Hatta diğer isim ve sıfatlarını da simgeleyen bir yapıdır.

Allah, lafz-ı celâl’inde ki bütün isim ve sıfatları,

Temsil eden Allah lafz-ı celâl’ine karşı, hakikat-i Ahmediye’nin,

Kainata velayeti ile te’vem / mümasil olması,

ve Kâ’be hakikatı ile tev’emdir.;

(yani bütün kulluk şuuru Kâ’be’nin hakikatine kadar O()’nunla mücessemdir.)

“Sath-ı arz bir mescid,

Mekke -Kâbebir mihrap,

Medine bir minber;

o burhan-ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imana imam,

bütün insanlara hatip,

bütün enbiyaya reis,

bütün evliyaya seyyid,

bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin serzâkiri;

bütün enbiya hayattar kökleri,

bütün evliya tarâvettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki,

her bir dâvâsını, mucizatlarına istinat eden bütün enbiya

ve kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar.

Zira, o ‘LÂ İLÂHE İLLÂLLAH’ der, dâvâ eder.

Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nuranî zâkirler,

aynı kelimeyi tekrar ederek, icmâ ile, mânen ‘Sadâkte ve bilhakkı natâkte’ derler.”

(19.söz)

Azameti, pek yüce, lütuf ve keremi kainatı kuşatan Allah-u Teâlâ

Habibi ve Şanlı Nebisi olan Muhammed‘e

Kalem suresi 4.ayet-i kerimede ;

“Ve herhalde sen pek büyük bir ahlak üzerindesin”.

ve yine Enbiya suresi 107.ayet-i kerimede

“Seni sadece bütün kainata rahmet olarak göndermişizdir“.

Diyerek, Kelâm-ı Celilesi’nin yüksek mazhariyetiyle şereflendirmiştir!…

Demek ki, hakikat-ı Ahmediyye,

aynı zamanda kainatın da hakikatı olarak işlenmiştir ki,

bununla da, bu makam da,

Hz. Peygamber’in ()kulluk ve ibadet boyutuyle azametli temsili

ve en büyük risâlete yani, nübüvvet’e mazhariyeti anlatılmak istenmiştir.

“Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,

hılkaten en mu‘tedil -vasat- bir vaziyette

ve en mükemmel bir sûrette halk edildiğinden,

harekât ve sekenâtı –sükûneti-, i‘tidâl ve istikāmet üzerine gitmiştir.

Siyer-i Seniyesi – yani ulvî ahlâkı -, kat‘î bir sûrette gösterir ki,

her hareketinde istikāmet ve i‘tidâl üzerine gitmiş,

ifrat ve tefritten ictinâb etmiştir –sakınmıştır-.

Evet Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,

[Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!..-hud,110]

emrini tamâmıyla imtisâl ettiği –hakkıyle yerine getirdiği- için,

bütün ef‘âl –fiilleri- ve akvâl –sözleri ile-

ve ahvâlinde –her halinde- istikāmet, kat‘î bir sûrette görünüyor!..”

(Lem‘alar, 11. Lem‘a, 61-62)

Bab-ı Şefkat NUR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir