“AZAPLARI İNTAÇ EDEN
ŞERLERDEN HİKMET-İ EZELÎYE GANÎ…” değil midir?..
(İşaratü’l-İcâz,7.ayet)
Evvelâ bu vecizede azabı netice veren şerler (günahlar)
Ezeli Hikmet’te hakiki bir varlık olarak yaratılmadığı halde,
insanı sorumlu kılan şey nedir?.. diye soruluyor…
“Kavaid-i esasiyedendir ki,
“Ara sıra vukua gelen şerr-i kalil için hayr-ı kesir terk edilmez;
terkedildiği takdirde şerr-i kesir olur!..”
(İşaratü’l-İcâz,7.ayet)
Adetullah hükümlerinin gereği olarak, şu imtihan meydanında,
“az şer için çok hayır terk edilirse, büyük bir şer ortaya çıkar!..” denilmiştir…
“Binaenaleyh, hakaik-i nisbiyenin sübutunu izhar etmek,
hikmet-i ezeliyenin iktizasındandır.
Bu gibi hakaikin tezahürü, ancak şerrin vücuduyla olur.”
(İşaratü’l-İcâz,7.ayet)
Yine Adetullah gereği yeryüzünde ‘hakikati- sabite’ denilen yaratılmış her varlığa
ayrı bir tesir veren Müessir-i Hakiki olan Râbbi’l-âlemin’dir…
Bir varlığın tesiri kalktığı zaman,
o varlık üzerinde tesir veren isim ve sıfatlara ait tecelliler de uzaklaşmış demektir…
meselâ;
-Nur ismi çekilince, onun yokluğu olan karanlık ortaya çıkar…
-Rezzak ismi tecelli etmeyince, açlık…
-İlim sıfatı zuhur etmeyince, cahillik…
-Hakim ismi tezahür etmeyince, akılsızlık..
-Kelâm sıfatı duyulmayınca, sessizlik…
-Doğruluk kalkınca, yalancılık… ihlâs olmayınca, riyakârlık…
-Keza yine, Âlî sıfatının yokluğu sukûtu, Hakkın yokluğu batılı, hayrın yokluğu şerri,
sünnetin yokluğu bidaları, imanın yokluğu dalâleti netice verir… v.s…
İşte bunlara ‘nisbi hakikatler’ denir.
‘Sabit hakikatler’in birbirine müdahalesi nisbet ve ölçüsünde bir mertebe
veya ‘dereke kazanılır… Bunların tezahürüne ‘nisbi hakikatler’ denir.
yani yükseliş ve düşüş bu nisbi hakikatlerin derecesine göre ölçülür.
Ve yine sıcaklığın derecesinin soğukluğun müdahelesi nisbetinde,
Güzellik çirkinliğin müdahelesi ölçüsünde değerlendiği gibi…
Uzağa göre kısanın…sağa göre solun nisbeti… v.s. gibi
“ Şerden, haddi tecavüz etmemek için, terhib ve tahvif lâzımdır.
Terhibin vicdan üzerine tesiri, terhibi tasdik etmekle olur.
Terhibin tasdiki ise, haricî bir azabın vücuduna mütevakkıftır.”
(İşaratü’l-İcâz,7.ayet)
Demek,
haram sınırlarını aşıp, azabı netice verecek bir günahın ortaya çıkmaması için,
Kalpte iman olması, imandan gelen Allah korkusunun vicdana baskı yapması ile
Kelâmullah’ın ve Sünnetullah’ın emri olan
sakınma ve korkutma emirlerinin gereği olan taati göstermeli…
Zihinde o günahın neticesi olan azapla o günahı özdeşleştirmeli…
azabın cihetinden o günahı , o günahın veçhinden de o azabı tanımlamalı…
“Zira vicdan, akıl ve vehim gibi haricî
ve ebedî hakikat hükmüne geçmiş bir azaptan yapılan terhible müteessir olur.”
(İşaratü’l-İcâz,7.ayet)
Muhakkak ki iman ile hükmeden bir vicdan;
“Sana isâbet eden her iyilik Allah’dandır;
sana isâbet eden her kötülük ise nefsindendir!..”
(nisa,79) ayet-i Celilesi’nin hakkaniyetini tasdik edip, sakınıp titrer…
istiğfar ve nedamete yönelir…
“Zira vicdan
Öyleyse, dünyada olduğu gibi, âhirette de ateşin vücudundan yapılan
terhib, tahvif, ayn-ı hikmettir.”
(İşaratü’l-İcâz,7.ayet)
O halde netice olarak şunu bilmeliyiz ki,
Dünyada bizim için kulluk mertebelerinde
(takva, ibadet, hüsn-ü ü ahlak, vera, zühd… v.s. gibi)
derecelerimiz, bizim kulluk derecemizi gösterdiği gibi,
ahirette de mükafat ve azap neticesiyle,
(Cennet ve Cehennem) deki derece ve derekelerimizi belirlemiş olur…
O halde bu çetin azaba düçar olmamak için
ERHAMERRAHİMİN olan Rabbimiz tarafından,
kullarına ateşten yani cehennemden
korkutma ve sakındırma emirlerinin lutfedilmesi Adaletin ve Hikmetin gereğidir!..
Bab-ı Şefkat NUR
