Bir gün, yaşlı bir adam, genç birine;

-“Avcı nişan aldığı ceylanın, kendi canı olduğunu bilse vurur muydu?..”

Diye garip bir soru sormuştu…

Genç afallamış, cevap verememişti…

-“Bak evladım,” demişti ihtiyar; “Ne edersen kendine edersin,

zira şu alemin,

adaletle iş gören bir Hakim’i,

herşeyi yerli yerine kaydeden Hak bir Katibi,

zamanı gelince karşılığını fazlasıyle iade eden Adil bir Sahibi var…”

Demek

insan için İRADE sahibi olmanın sorumluluğu,

AKIL sahibi olmanın tedbirli olmak gibi yükümlülüğü,

RUH ve KALP sahibi olmanın ebede namzet emelleri var…

Bütün canlılar, niçin yaratılmışlarsa

ve kendilerine bu âlemdeki hârika nizam içerisinde

nasıl bir vazife icap ediyorsa, bir ömür boyu o işle meşgul olurlar!..

İnsan ile hayvanın,

dünyaya gelişindeki farkları her birinin farklı vazifeler için geldiğini gösterir…

Hayvan, dünyaya geldiği vakit, adeta başka bir âlemde eğitimini tamamlamış gibi,

istidadına göre mükemmel olarak gelir, yani gönderilir.

Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün hayat şartlarını

ve kâinatla ve kendi hayatıyle ilgili kuralları öğrenir, kısa zaman da ustalaşır…

İnsanın yirmi senede kazandığı hayat muktediriyetini, beceri ve marifeti,

serçe ve arı gibi bir hayvan yirmi günde tahsil eder.

Meselâ;
Arı daima bal verir, ipek böceği ipeğini, örümcek ağını örer.

Koyunlar sütlerini, tavuklar yumurtalarını insanlara ikram ederler.

Demek,

Aklı ve şuuru olmayan bir kuşun,

yumurtadan çıkar çıkmaz uçmaya başlaması,

balığın yüzmesi,

sivrisineğin vur kaç harp sanatını

kısa bir müddet içinde öğrenmesi gibi binlerce misal…

Halbuki,

hayvanlar arasındaki vahşet, birbirlerini büyük bir dehşetle yemeleri varken,

hayvanlar için bir cehennem tehdidi yoktur…

Kainat için de kendilerine düşen vazifeyi tam, yerli yerinde yaptıkları halde,

hemde yavrularına canları pahasına

şefkat gösterdikleri halde, yine de hayvanlar için bir cennet vaadi de yoktur…

bilakis

insanların ebedi cennet hayatını kazanabilmeleri,

cehennem azabından kurtulabilmeleri için;

ilk insandan bu yana sayfalar dolusu emirler ve semavi kitaplar indirilmiş,

yüzlerce enbiya, binlerce evliya,

bunları tasdik eden milyonlarca asfiya, alim gönderilmiştir!..

Bu muhteşem ve ince nizam gösteriyor ki,

insan gibi en üstün yaratılışa sahip bir canlı da başıboş olamaz.

İpi boğazına sarılıp istediği yerde otlamaya terk edilmiş bir hayvan gibi değildir.

İnsan bu hakikati düşünmeli

ve hayatını yaratılış gayesine göre tanzim etmeli,

yaratılış gayesine muvafık hareket etmeli ve istikamet üzere yürümelidir.

“ Şüphesiz biz insanı –ahsen-i takvim denilen- en güzel biçimde yaratmışızdır!…”

(tin,4)

Allah insanı canlı, bilen, irade sahibi, konuşan, işiten, dinleyen,

gören, düşünüp tedbir alan, hikmetle hareket eden

ve bütün bu özellikleri sayesinde fizik bakımdan

kendisinden daha güçlü varlıklar üzerinde bile hâkimiyet kurabilen ,

kültürler ve medeniyetler geliştirebilen bir varlık olarak yaratmıştır ki,

bütün bu vb. sıfatlar aynı zamanda

ilâhî sıfatların bir kısmının ondaki yansımaları, tecellileridir

“Evet, kadere iman,

kaderi, nefsi gururdan yani “benim, ben yaptım” aldatmasından ve aldanmasından,

sâffâf,96. ayeti celilesin de

Oysa sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı” hakikatine ters düşmekten,

ve cüz-ü ihtiyarî denilen tercih hakkı da,

“O, sizi topraktan inşa ederken de annelerinizin karnında cenin halindeyken de

ne olduğunuzu en iyi bilendir.

O halde kendinizi temize çıkarmayın!..”(necm,32)

Ayet-i celilesinde bahsedildiği gibi,

insanı sorumsuzluktan kurtarmak içindir ki,

altı iman esasları arasına girmişlerdir…

yoksa,

işledikleri günahların mes’uliyetinden

kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak;

ve Allah’ın verdiği nimetlerle, ikramlarla iftihar etmek, gururlanmak,

-“benim aklım, benim kazancım, ben yaptım” diyerek

Allah’ın kaderde ki nasip ve kısmetini sahiplenmek,

veya yaptığı kötülüğü kadere yükleyip,

-“ alın yazım ne yapayım” diyerek,

Kendi tercih ve gayretini yok sayıp, sorumluluğu üzerinden atmak için değil…

İşte bundan dolayı

insan yaptığı tercihten ve işlediği işin neticelerinden sorumludur…

İnsan, Kainat kitabında, dünya aleminde Yaratıcının kendisine verdiği,

varlığı temsil eden sultan rolünü hakkıyle oynarsa,

ebedi ve saadetli bir hayat ile mükafatlandırılacak…

bakî olan lütuflara, ikramlara sevgi ve muhabbete kavuşacak…

Ama bu rolü kabul etmez, diğer mahluklar gibi olmak,

veya onlardan da daha kötü ve aşağı işler yaparsa,

ebedi bir cezayı, cehennemi kendi tercihi ile haketmiş olacak…

Görüldüğü gibi insan

cehennemin kapısını kendi isteği ve kendi elleri ile açıyor…

Allah dostlarından salih bir zat olan Behlûl Dânâ,

bir gün halife Harun Reşit ile karşılaşır.

Kendisini tanıyan hükümdar, bu mübarek zata:

– Yâ Behlûl! Nereden geliyorsun böyle? diye sorar.

Hazret, hiç düşünmeden:

– Cehennemden geliyorum, cevabını verir.

Harun Reşit, şaşırarak tekrar sorar:

– Ne işin vardı orada?

Behlûl Dânâ anlatır:

– Efendim; ateş lâzım olmuştu.

Cehenneme gideyim de, biraz ateş isteyeyim dedim.

Fakat, oradaki memur bana:

– Burada ateş yoktur, dedi.

– Nasıl olur, Cehennem ateş yeri değil mi? diye sorduğumda:

– Evet; gerçekten burada ateş yoktur.

Her gelen, ateşini dünyadan kendisi getirir, cevabını verdi.

Dehşete kapılan Harun Reşit, kendisinden tekrar sordu:

– Yâ Behlûl! Ne yapayım ki, oraya ateş götürmeyeyim?

Behlûl Dânâ, oradan hızla uzaklaşırken şöyle haykırdı:

– Adalet! Adalet! Adalet!

Evet,

Allah’ın daha dünyadayken lutfettiği bu kadar rahmetine

ve cennet gibi ebedi ve mükemmel ikram, vaad ve davetine karşılık,

insanın Allah’ın razı olduğu emirlerini yerine getirip,

halis bir KULLUK yapması, İNSAN İÇİN EN BÜYÜK İBADET ve ADALETTİR!..

Zira,

Kur’an dört büyük esas üzere insana hitap eder…

1-TEVHİD, 2-NÜBÜVVET, 3-HAŞİR, 4-KULLUK ve ADALET…

Bunun üçü Allah’a ait olup, sadece biri, yani sonuncusu insana aittir,

-yapan Muttaki olur,

“And olsun ki biz Âdemoğullarını şan ve şeref sahibi kıldık”

(İsrâ,70) ayet-i kerime’sinin müjdesi ile CENNET’e layık olur, yani, kendi kazanır,

-yapmayan; ebedi hayatını kaybedip, azaba düçar olmakla,

cahilane bir zulümle kendine zulmetmiş olur,

“Gerçekten insan çok zalim, çok cahildir” (Ahzab,71)

namı ile aşağıların en aşağısı olan CEHENNEM’e düşer, yani kendi kaybeder!..

Bab-ı Şefkat NUR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir