“Elhasıl, itikad-ı küfriye, iki kısımdır:
Birisi: 
Hakaik-i İslâmiye’ye bakmıyor. Kendine mahsus yanlış bir tasdik 
ve bâtıl bir itikat ve hatâ bir kabuldür ve zâlim bir hükümdür.
Bu kısım bahsimizden hariçtir. O bize karışmaz, biz de ona karışmayız.”
(7.şua, mukaddime)
Evvelâ ‘Hakaik-i İslâmiye’ nedir diye soracak olursak,
Hakaik-i İslamiye (İslami hakikatler),
Mürşidi Furkan-ı Hakim olan Kur’an-ı Azimüşşan…
Yolu; Müminlerin muallimi ve Nebisi olan Muhammed (a.s.v)’ın sünneti seniyye yolu…
Rehberleri, silsile-i aliye’nin icma-ı ümmet ve Kıyası fukuha da
müceddid ve evliya olan asfiyalar demek olup,
İslâm dininin iman esasları, temel ahkâmı, ibadetlerin hikmetleri ve ahlak prensipleri gibi
sarsılmaz gerçeklerin tamamını ifade eder. 
Burada bahsi geçen kimseler ise;
Hayat tarzlarını tamamiyle benimsemiş,
bunun dışında bir hakikat aramayan taassuba saplanmış insanlardır..
Bunlar, ölümü ve ötesini düşünmeden yaşamayı, zevk ve menfaatten başka
her şeyi faydasız bulmayı hayatlarının değişmez prensibi kabul etmişlerdir
“Allâh’ı unutan ve bu yüzden

Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.
Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” 
(el-Haşr, 19)
Ayet-i azime’si bunların dünya ve ahiret hallerini beyan eder.
Günlük hayatta böyle kimselerin sayısı çok fazladır… Her yerde karşılaşılabilir…
Eğer Allah’ın hidayeti nasip olursa bunların bazılarına emr-i maruf fayda verebilir,
Mukni deliller neticesinde müsbet neticeler alınabilir…
Behlül Dânâ Hazretleri,
yol üzerindeki bir vîrânenin yıkılmak üzere olan iyice eğilmiş duvarına bakıp
âkıbetini tefekküre dalardı.
Yine bir gün endişe ile bakarken duvar birden çöküverdi.
Behlül Dânâ Hazretleri’nin yüzünü bir sürur ifâdesi kapladı.
Onun bu sevincine mânâ veremeyen insanlar merakla sebebini sorduklarında:
“−Görmediniz mi, duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı!” dedi.
“−Peki bunda şaşılacak ne var?” dediklerinde ise şu hikmetli cevâbı verdi:
“−Mâdem dünyadaki her şey nihâyetinde meylettiği tarafa yıkılıyor,
benim de meylim Hakk’a doğrudur, o hâlde ben de ölünce Hakk’a varırım.
Ey ahâlî! Rükû ve secdelerimizle Hakk’a meylimizi artıralım ki, başka yönlere
yıkılmayalım!..”,,
İşte bu hakikati Efendimiz (s.a.v) şöyle ferman edip, ümmetini ikâz eder;
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz!..” 
(Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, V, 663)
Mahşerde haşrimiz de, manevi halimize göre haşrolur…

Rabbimiz haşirde ki halleri şöyle buyuruyor:
“Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır!..” (el-Kıyâme, 22)
“Yüzler de vardır ki, o gün buruşacaktır…” (el-Kıyâme, 24)

“İkincisi: Hakaik-i imaniyeye karşı çıkar, muaraza eder.
Bu dahi iki kısımdır:
Birisi: Adem-i kabuldür. Yalnız, ispatı tasdik etmemektir. Bu ise bir cehildir; bir
hükümsüzlüktür ve kolaydır. Bu da bahsimizden hariçtir.”
(7.şua, mukaddime)
Bunlarda öncekiler gibi hayat tarzlarını sevip benimsemekle birlikte kendilerine has,
Hindu ve güneşe tapan kimselerin misali gibi,
putperestlik veya esbabperestlik şeklinde bir inancı din haline getirmiş olan kimselerdir…
bunların çoğunluğu hakikate kulaklarını kapatmış münkirlerdir..
Ama yine de islâm’a çok saldırmasalar da bazıları için tebliğ faydalı olabilir…

“İkincisi: Kabul-ü ademdir. Kalben, ademini tasdik etmektir.
Bu kısım ise bir hükümdür, bir itikaddır, bir iltizamdır.
Hem iltizamı için nefyini ispat etmeye mecburdur.”
(7.şua, mukaddime)
Kabul-ü adem’de ise o hakikatın yokluğuna delil getirilmesi gerekiyor.
Mü’mine düşen vazife, Allah’ın kulu olmada birleşen her iki grup insana da ulaşmanın
ve onlara hakkı tebliğ etmenin yollarını aramaktır.
Bu kısım delile rağmen küfürde inat ederse,
 “Sizin dîniniz size, benim dînim banadır!..”
(kafirun,6)
Ayet-i celile’sinin tokadını yer, hidayet kapısını kendilerine kapatmış olurlar…

Bab-ı Şefkat NUR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir